|
HİZMET ETMEK İSTEYEN BİLMELİDİR
Şeytan avare insanla, boş gezenle uğraşmazken, nefis de hizmet etmeyenle savaşmaz. Çünkü bir insan ibadetten mahrum, hizmetten uzaksa, nefis onun dostu olur ve nerede Allah(c.c.) rızası için çalışan birisi varsa, hor gösterir.
Bakarsınız adam cami, okul yaptırmış, Kur’an Kursu açtırmış; insanlık yararına bir şeyler yapmaya çalışıyor… Şeytan hemen devreye girer ve “bakmayın onun cami kurs okul yaptırmasına kim bilir ne kadar insanın hakkını yemiştir” der ve başlar o insanı, hizmetten uzak olanlara düşman göstermeye.
Hizmet eden insana da, “Aslında bu mahallenin veya ilçenin en iyi adamı sensin. Şu gafil insanlara bak! Sabahtan akşama kadar kahve köşelerinde ömürlerini tüketiyorlar; ama sen öyle değilsin. Sen seçkin insansın, senin ilmin var… Hem sen çok güzel hatipsin… Sen eşi benzeri az bulunan, daha büyük makamlara layık birisin… Senin sayende niceleri yola geldi, niceleri iş bulup ekmek sahibi oldu… Sen olmasaydın kim bilir onlar, şimdi hangi sokakta, ne kötülükler yapacaklardı… Hülasa sen bambaşkasın...”
İşte tam bu noktada kişi uyanırsa, bunun bir şeytan oyunu olduğunu anlar. Ama eğer uyanmaz ise, ömrünü hizmet için geçirdiğini zannederken şeytanın esiri olarak bitirir.
Şunu aklımızdan hiçbir zaman çıkarmamalıyız:
“Bizim vesilemizle bir insan bir işe girmiş olabilir, fakat biz kimsenin (haşa) rızık kapısı değiliz ki, biz bunu kendimizden bilelim. Rızkı artıran da azaltan da Mevla’mızdır. Şayet biz haddimizi bilmez, “falancaya ben iş buldum, filancı benim sayemde ekmek sahibi oldu” gibi gaflar yaparsak, bunlarla Yaratan’a karşı çok büyük günah işlemiş oluruz. Çünkü Rezzak ismi Allah’a aittir; kul kim ki rızık versin, iş bulsun.
Biz bir insanın, bir kötülükten dönüp iyi yola gelmesine vesile olmuş isek bunu bizim yapmadığımızı, kalpleri çevirmenin de sadece Yaratan’a ait olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Eğer öyle olmasaydı 950 yıl yaşayan Nuh aleyhisselam eşine ve oğluna etki ederdi. Hatta bütün ömrü süresinde, her yıl bir insanı etkilemiş olsaydı en az 950 kişiyi etrafına toplardı. Oysaki hiç de öyle olmamış ve tüm ömründe onu kabul edenler 20 kişiyi geçmemiş.
Bizler konuşur, anlatır, yazarız; fakat tesirini yaratacak olan ise Mevla’mızdır. Bizim niyetimiz, ihlasımız da tabi ki çok önemlidir burada…
Niçin yazıyor, niçin anlatıyoruz? Karşılığını kimden almaya talibiz? Kuldan ecir alıp “peşin olsun az olsun” diyenlerden miyiz, yoksa “biz ecrimizi Yaratan’dan alırız” diyen sultanların yolunda mıyız?
Hâsılı şunu bilmeliyiz ki, ormanda baltaya sap olacak ağaç çoktur, yalnız sahibi hangi ağacı seçmişse onu sap yapar. Baltanın sapının kalkıp da kendini övmesine, methetmesine gerek yoktur.
Denizler damlalarla dolu… Ha denizdeki damlanın acizliği, ha insanın acizliği… Ne fark eder… Biri denizdeki damlalardan bir damla, hem de tertemiz, diğeri de insanın vücudunda oluşan adi iki damla… İkisi de aciz değil mi?..
Böyle misalleri çoğaltmak mümkün…
İsterseniz kum tanelerine de bakın. Bir kum tanesi diyebilir mi ki; “ben denizin içindeki inciden daha basitim” veya tam tersi bir inci veya yakut diyebilir mi ki; “ben çok üstünüm”, hayır…
Haddimizi bilmeli, önümüze bakıp koşmalıyız. Son nefese kadar koşacağız… Fakat hizmeti kula yapıp ücreti Mevla’dan alırsak tadına doyum olmaz bu işin. Hay Allah az kalsın unutacaktım, zaten hizmet etme şuurunda olmak da bir ücret değil midir?...
Sağlık, gençlik, hürriyet, evlat, vatan… hülasa akla gelen her şey ücret değil mi! Hem de peşin alınmış ücret...
Selam ve dua ile.
Geylani AKAN
|